“Bir şeyi ruhunla yaptığında, içinde hareket eden bir nehir, bir neşe hissedersin” – Mevlana
Bunu okuyunca gözümün önüne gelen şırıl şırıl akan bir dere oldu. Hiç dolaylanmadı zihnim, sözün işaret ettiği yere gitti. Yağmurların çoğaldığı, karların eridiği zamanlarda gürül gürül akan bir dere. İnsan yaşamının bu “dere” hallerine bakarsak; ne zaman debimiz artıyor, ne zaman usul usul akıyoruz, ne zaman ip gibi kuru ilerliyor hayatımız acaba? Düşünülmeye değer bir soru gibi geldi.
Peki ruhla yapmak nedir? İçinde olduğunuz eylem her neyse onunla bir olmak… kendini unutmak… zamanı bırakmak; saatlerin sadece şimdiyi göstermesi… En son ne zaman olmuştu saate bakmadan yaşadığım? Nerede? Ne yapıyorken?
Zaman zaman dansın içerisinde kaybolanlar vardır, bir tiyatro oyununun oyuncusunu oynadığı kişiymiş gibi görürüz, bir sporcu şevkle koşar kilometreleri, bir yazar kendini kaybederek yazar, bir piyanist sanki tuşlar olur çalarken.. Bunlar arzumuzun aktığı yönde bizi bekleyen vecdler gibi geliyor. Arzularımızın bizi taşıdıkları hal ruhumuzla yapmak olabilir mi?
Gözümün önünde bir video belirdi; kulağında kulaklık, yürürken elinde sandviçiyle dönerek dans eden biri. İlla ki uzun yollar, büyük tiyatrolar, kalabalık şovlar olmak zorunda da değil. Hayatın içinde bedenimizi hareketlendiren, uyanmış bir ağaç gibi çiçeklendiren, yaşıyorum dedirten şeyler neler? Nelerdi? Neler olsun?
Zihne, zihnin işlevlerine, düşüncelere ağırlıklı önem verilen bir çağda bedeni hatırlamak, bir şeye tutkuyla bağlanmak, duygularla sarmalanmaktan söz ediyorum. Sanki bunlar birbirinden ayrı bir şeylermiş gibi kategorize edebiliyoruz ve hatta zihne yönetici rolünü verebiliyoruz. Diğer her şeyi ona göre düzenlediğimizde de bazı şeyler anlamsızlaşabiliyor, neden bu kadar öfkeli hissettiğimizi, boşlukta hissettiğimizi düşünebiliyoruz.
Bu yazılarla, kalbe düşenler filizlensin umuduyla bazı sorular bırakıyorum. Sanki kulağıma bir dere şırıltısı geliyor.